TÜRKİYE GÜNDEMİNDEKİ AİLE TARTIŞMALARI VE BİZ
- Gelenek ve Modernite kıskacında aile
- İnsan (kadın/erkek)Tasavvuru
- Aile için çağa uygun yeni bir söylem geliştirmek mümkün mü?
1- Gelenek ve Modernite Kıskacında Aile
Son zamanlarda İslami camiaları en çok meşgul eden konu, aile konusu ve en çok tartışılan konu ise İstanbul sözleşmesi kapsamında 6284 sayılı kanun maddesidir.
Kadına yönelik şiddeti önleme ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan Avrupa Konseyi sözleşmesini Türkiye, 12 Mart 2012’de sözleşmeyi onaylayan ilk ülkedir. Sözleşme 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girmiştir.
İstanbul sözleşmesinin fikri alt yapısı ve felsefi arka planı dikkate alındığında, elbette kadim bir medeniyetle, köklü bir felsefeyle ve kendine özgü bir insan tasavvuru ile yoğrulmuş topraklarda, uygulanmasının ciddi sorunları beraberinde getireceği malumdur.
Bu sözleşmenin imzalandığı veya yürürlüğe girdiği zaman diliminde İslami camialar olarak ne ile meşgul olduğumuz sorusunu bir kenarda muhafaza ederek, bu sözleşme gündemde yok iken, kadınlara ve çocuklara yönelik olumsuzluklara neden bir cümle ile karşılık vermediğimiz ve bu insanlık dışı uygulamaların cezasız kalmaması için neden bir öneri ve tavsiyede bulunmadığımız ise işin ayrı bir acı tarafıdır.
Toplumsal sorunlarımıza bigane kalarak, başkalarının sorunlarımıza çözüm olarak sunduğu reçetenin sonuçları ortaya çıkmaya başladıktan sonra yani yaşanılanlardan hareketle tepki göstermek belki bir hak olarak görülebilir, lakin tefekkür ve tedebbür ehli olanlar için ciddi bir zaaftır.
İstanbul sözleşmesinde seküler batı; asırlardır bizden çözüm bekleyip çöz(e)mediğimiz sorunlarımızı; kendi problemli reçeteleri ile çözüm önerisinde bulunarak; var olan sorunlu kadın telakkimiz üzerinden bizim kadim aile kurumumuzu tartışma konusu haline getirmiştir.
İslam’ın ve kadim medeniyetimizin, cenneti ayakları altına serdiği analarımızı, zamanla cahili kültürlerden etkilenerek, kadının ibadette, bilimsel faaliyetlerde ve sosyal hayattaki sorunlu yerinden hareketle ailenin ifsat edilmeye çalışılması iyi niyetli bir çalışma olmadığının en belirgin işaretidir..
Aile bizim için kıymetlidir ve çok önemlidir..şüphesiz bu doğrudur…aileyi oluşturan temel taşlardan biri kadındır…kadına sorunlu baktığınız zaman aileye de sorunlu bakmanız bir zorunluluk arz edecektir.
Kadın, ailenin banisidir…kadınsız aile düşünülemez…şüphesiz bu doğru bir yargıdır..
Aile bizim için önemli ise ve kutsal bir yönü mevcut ise,
Aile kurumunu oluşması için kadına ihtiyaç varsa..hatta kadınsız kurulamıyorsa,
O zaman kutsal sayılan aileyi oluşturan kadın; eksik, değersiz ve iradesiz asla değildir.
Müslümanların çözüm bekleyen ciddi sorunları var bunu kabul etmek gerekiyor, insan varlığı olan kadının, teorik düşünce dünyamızda olmasa da sosyal hayatta ciddi sorunları içinde barındırıyor. Ancak bu sorunlarımızı kendi kadim medeniyetimizi oluşturan temel düşünce kodları ile çözebiliriz ki bu toprakların ruhuna uygun olacak olan da fıtrata uygun olacak olan da budur.
Bu girizgâhtan sonra Türkiye’de aile tartışmalarının hangi zeminler üzerinde yapıldığına baktığımızda, özellikle aile tartışmalarını 2 temel yaklaşım üzerinden konuyu ele alabileceğimiz görülmektedir…
- Geleneksel anlayış
- Modern anlayış
İçinde yaşadığımız modern dönemde en çok işlevselliği değişen kurumların başında aile gelmektedir.
Yarım asır önceki aile kurumu ile bugünkü aile kurumunu değerlendirdiğimizde bu kurumun, olumlu ve olumsuz pek çok değişimlere uğradığına şahitlik etmekteyiz.
Değişen dünyada Müslümanlar, modern hayata, alternatif hayat modeli geliştiremedikleri için mevcut aile kurumu, modern hayata direnmesi pek mümkün olmadığı gibi savunmasız kalmış aile ideolojik eğitim sistemi ve televizyon dizilerinin taaruzlarına maruz kalmıştır.
Ayrıca Müslümanların hayatlarında, düşünce ve yaşantıda zıtlıkların olması, aile hayatını da ciddi anlamda olumsuz etkilemiştir.
Günümüz Müslümanlarında, İslami düşünce ile birlikte, Modern, seküler ve kapitalist bir yaşamı benimseme sorunsalı vardır.
Sorunsal, çünkü İslam düşüncesi ile modern seküler düşüncenin hayat felsefeleri birbirinden çok farklıdır.
Kişi; Düşünce ve inançta, İslam’ı, sosyal hayat ve yaşantıda ise modern seküler batıcı olmaktadır.
Bu kimlik krizi, aile konusunda; davranış olarak bazen geleneksel anlayışa bazen modern anlayışa yaslanmamıza sebep olmaktadır.
Din/inanç ağır bastığı zaman geleneksele yaslanıyoruz ki gelenek aile ve kadın konusunda ciddi sorunları içinde barındırıyor.
Rahatlık, konfor ve sosyal hayat ağır bastığı zaman da modern seküler anlayışa yaslanıyoruz ki modern seküler anlayışın kadın ve aile konusunda, teolojik ve felsefi açıdan ciddi sorunlar barındırdığı bilinmektedir.
Böyle bir problemimizin olduğu, ön kabulü, üzerinden cümle kurmamız gerekecektir.
Günümüz aile tartışmaları, genelde kadın üzerinden yürütülmektedir. Bunun iki olumlu bir olumsuz sebebi vardır. Birincisi ailenin kadın üzerinden sayılması ve ona nispet edilmesi ikincisi, ailenin kurulması ve sürdürülmesinde daha çok fedakârlığı kadının yapmasından kaynaklanmaktadır. Olumsuz sebebi ise kadın konusundaki sicilimizin kabarık olmasından dolayı batılıların kadın üzerinden aileyi ele almalarındandır.
Bundan dolayı aile konusundaki tartışmaları ve değerlendirmeleri, kadını konuşmadan, tartışmak doğru olmayacaktır.
Yüzyıllar boyunca; coğrafya ve kültür fark etmeksizin kadını ikinci sınıf sayan ve hatta kötülük kaynağı olarak görüldüğü bir gerçektir. Hz peygambere risaletin verilmesi ile birlikte; kadın olması gereken statüye kavuşturuldu.
Ancak Peygamber sonrası, kadına yaklaşım biçimi, özellikle İslam topraklarının genişlemesi farklı kültürlerle karşılaşma neticesinde, bu kültürlerin de etkisiyle İslam öncesi cahiliye dönem yaklaşım biçimi biraz pozisyon değiştirerek devam etti.
Asırlardır Müslüman toplumlar kadına bu yaklaşım biçimlerinden ötürü toplumun yarısını yok saymak durumunda kalmışlardır. İçtimai hayatta, ticarette, siyasette, hukukta, ilimde, İslami mücadelede kadınların yeri sınırlı ve sorunludur.
İslam tarihinden kadının sosyal statüsünün nasıl evirildiğine dair birkaç örnek verelim..
Hz Fatıma, Hz peygamberin kızı, babasının vefatından sonra halife olan Hz Ebu Bekir’e Fedek arazisinden dolayı biat etmemiştir. Hz Ali de ancak Hz Fatıma vefat ettikten sonra Hz Ebu Bekir’e biat etmiştir.
Bir kadın olarak Hz Fatıma günün halifesine karşı çıkabilecek ve dini vecibe olan biatı yapmayacak gücü ve iradeyi kendisinde bulmuş aynı zamanda iradeyi gerçekleştirebilecek sosyal bir zemin bulabilmiştir. Bu örnekten hareketle
Şia’da ‘‘ehli beyt’in’’ teolojik bir yönü olduğu malumdur. Ehli beyt soy olarak Hz Peygamberin kızı Hz Fatıma üzerinden gelmektedir. Hz Fatıma ile evlendiği için Hz Ali ehli beyt’ten sayılmaktadır. Oysa on iki imamın arasında Hz Ali’nin sayılıp, kadın olduğu için Hz Fatıma’nın sayılmaması toplumdaki kadın algısının hemen erken dönemdeki olumsuz dönüşümü açık bir şekilde görülmektedir.
İkinci örnek olarak; Hz Aişe’nin siyasette Hz Ali’ye karşı çıktığı Cemel vakası olarak bilinen savaşta Hz Aişe ordu hazırlatıp komutanlık yapmıştır.
Ancak İslam tarihi ve düşünce kitaplarında Hz Aişe’nin sadece siyasette yanlış tarafta yer alması konu edinilmiştir.
Halbuki burada dikkat edilmesi gereken husus; cahiliye döneminde hiçbir hakka sahip olmayan kadının, risalet sonrası siyasetin içerisinde bulunarak aktif bir rol almasını sağlayacak kadar hayatın içerisinde varlık göstermesidir.
Ayrıca Hz Aişe’nin Hz Peygamber hayatta iken dahi fıkıh konusunda özellikle kadın sahabilerin sorunlarını gidermede önemli bir isimdir. Hz Aişe hadis tenkidinde öyle bir yöntem ortaya koymuştur ki daha sonraları oluşacak olan fıkıh, hadis ilmi ve metodolojilerinin oluşmasına adeta öncülük etmiştir.
Ancak bu süreç fazla uzun sürmemiştir. Çünkü bir taraftan Hz Peygamberin eşi, diğer taraftan Hz Ebubekir’in kızı olmasına rağmen kadın olmasından dolayı bizim ilim geleneğinde yeterince Hz Aişe’nin ilmi önderliği (fıkıh ve hadis ilimlerinde) İslam düşünde tarihinde hak ettiği yere sahip olamamıştır.[1]
Bu örnekler tarihi süreç içerisinde kadın tasavvururun sosyal hayatta geldiği durumdan dolayı, İslam toplumunu oluşturan en önemli kurum olan aile, bu soruna yaklaşım biçiminden dolayı ifrat veya tefrite düşerek olması gereken pozisyonun dışına çıkmaktadır…
2-İnsan (kadın/erkek)Tasavvuru
Aile; içinde insan olduğu için önemli ve kıymetlidir. İnsanı bir araya getirip geliştirdiği, huzura kavuşturduğu, niteliğin ve üretkenliğin merkezi olduğu için aile önemlidir.
İnsanı tanımak için insan tasavvuru üzerinde durmak, elbette aile için önem arz etmektedir.
Öncelikle İnsanı, tanımanın yollarından biri olarak, insan kavramının semantiğinin insanı tanımak ve tanımlamak için önemli bir yol olduğunu ifade etmek gerekir.
Şöyle ki, bir kavram, kök itibariyle isim olarak verildiği nesnenin bir kısım karakteristiklerini verebilir. ‘Kalem’ kavramı Türkçede yazmak fiilini çağrıştırır. Yani kalemden yazmak, bıçaktan kesmek, ateşten yakmak beklenir. İnsandan beklenen nedir? “Arapça, insan teriminin etimolojik menşeine baktığımızda;[2]
Râgıb el-İsfahânî “ins” kelimesi ile ilgili olarak,“insana bu ismin verilmesinin sebebi, insanların birbirleriyle ünsiyet, ilişki kurmadıkları zaman varlıklarını sürdüremeyecekleri bir yapıda yaratılmış olmasındandır. Bundan dolayı, insan tabiatı icabı medenidir, şehirlidir, denmiştir. Zira varlığını sürdürmede bir diğerine muhtaçtır” der.[3]
İnsanın varlıkta ortaya çıkışı, felsefe tarihinde veya teolojide çeşitli şekillerde tasvir edilir. Ancak tasvirlerin çoğunluğunda ortak olan; onun yaratılmış olmasıdır. Bu bakımından meseleyi ele alacak olursak, Kuran’ı Kerim’de, çok güçlü ve bir o kadar da dikkat çekici bir metaforik anlatımla karşılaşırız.
Bu, Kur’an-ı Kerîm’deki, insanın yaratılışı hikâyesidir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَث۪يراً وَنِسَٓاءًۚ
“Ey insanlar! Sizi tek bir cevherden/nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden sakınınız.”[4]
Zevcehâ (“eşi”) ifadesinde geçen zevc; “bir çift”, “çiftten biri” veya “bir eş” anlamına gelmektedir. Zevc terimi, canlı varlıklarla ilgili olarak bir çiftin veya bir ikilinin hem erkek hem de dişi tarafı için kullanıldığında ifade edilir.
İnsanlarla ilgili olarak da hem kadının eşini (kocasını), hem de kocanın eşini (karısını) ifade eder.[5]
Yukarıdaki ayette yaratılış anlatılırken cinsiyet terimleri kullanılmaz. Cinsiyet ifade eden herhangi bir kavram kullanılmaz. Ancak orada asıl dikkati çeken, ilk yaratılanın bir “nefs” olduğudur.
İnsanın yaratılışı tasvir edilirken “önce bir nefs yaratıldı”. Sonra insan o bir nefs’ten kadın ve erkek olarak birlikte yaratıldılar. Sonra bu yaratılanların ikisine birden, Allah’ın “nefes”inden, ruhundan üfleyerek onları varlığa getirdi. Daha sonra işte bu ikilinin kadın ve erkek olan insan varlığı olduğu ifade edildi.
Ve hemen arkasından tekrar, Kuran’da, yaratılan her şeyin çiftler hâlinde yaratıldığı belirtiliyor. Yaratılmış olmak, bu anlamda var olmak, daha ilk ontolojik adımda, öteki ile beraber var olmaktır.
Zirâ çift, bir tek gerçekliğin bir arada varolan iki formundan oluşmaktadır.
Tabiatları, özellikleri ve fonksiyonları birbirinden farklı olsa da bu parçalar, bir bütünü oluşturacak şekilde, birbirlerini tamamlarlar. Çiftin her bir üyesi, her bir teki, diğerini önceden varsayar ve kabullenir.[6]
Ayrıca, bu insan çiftinin bir üyesi olan kadının, kültürün ve medeniyetin inşacısı ve taşıyıcısı olduğu bir gerçektir. Bir adım ötesi ise kadının, yalnızca kültürün ve medeniyetin inşacısı olmakla kalmayıp, insan olarak hayat bulmamızdaki aslî unsur olduğunu ifade etmek gerekir.
Felsefe açısından bakıldığında bu durum, öncelikle kadının ontolojik olarak, yani varlık olmak bakımından değerlendirilmesini gerekli kılar.
Elbette kadın bir insan varlığıdır. İnsan varlığının bir “yüzü”dür. Bu açıdan onun nasıl bir “yüz”, nasıl bir “anlam” olduğunu değerlendirmek gerekir.[7]
Demek ki kadın veya erkek, yani insan varlığı, birbirinin “türü” değildir, birbirinin tamamlayıcısıdır.
Aynı bir varlığın bu iki yüzü, bir tek kökten, bir tek “nefs”tendir ve ikisine de aynı “nefes” üflenmiştir ama ikisi birbirinin tam da aynısı değildir.
Yani biri diğerinin kendisi değildir, biri diğerinin ötekisidir.
Onların “bir”den “çok”a ve “çok”tan tekrar “bir”e doğru olan yolculuklarında yaratıcı ile aralarındaki eşsiz ve dinamik ilişki ise, kadın olsun erkek olsun, her ikisine de üflenen nefeste, ilâhî ruhta temsil edilmektedir.
İnsan, aynı bir varlığın kadın ve erkek tarafı olarak okunduğunda, onları birbiri için anlamlandırmak daha rahat olacaktır. İnsan varlığına bakıldığında bunun zaten böyle olduğunu görmek hiç de zor değildir. Zira insan bu dünyada hep, diğer tarafını arar. Tamamlanmaya çabalar. Yani aslında Kur’an-ı kerîm’de buyrulduğu üzere;
هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَاَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّۜ
“kadın erkeğin, erkek de kadının elbisesidir”.[8]
Yani; kadın erkeğin öteki-ben’idir, erkekte kadının öteki-ben’idir. Tamamlayıcısıdır.
Kadın veya erkek kendisini, öteki-ben ile tamamlar. Kadın veya erkekte öteki-ben yoksa insan eksik kalır ve orada bir boşluk oluşur.
Kişi kendisindeki eksikliği, kendisi olmayanla tamamlayanı, fark etmesi, ondaki aslı fark etmesi olacaktır.. yani ondaki nefesi.. yani ilahi nefesi…Yani aslında kendisini kendisiyle tamamladığı şeyin, ilahi nefes olduğunu fark etmesidir.
Bu kendisindeki eksikliğin fark edilişi aslında insan oluşun da fark edilişidir.
Bu bağlamda, ontolojik olarak insan varlığı birbirine şahitlik etmesi gereken iki veçheden oluşmaktadır ve bu veçhelerin her biri diğerine de emanet edilmiştir.
Görülüyor ki yaradılış esnasında, kadın ve erkeğe, hiçbir kültürel işlev ve rol atfedilmemiştir. Fakat kadın varlığının farklı bir yanı olduğu da aşikârdır. Hiç şüphesiz bu yan, annelik yanıdır.
Ayrıca kadın, maddî olduğu kadar, manevî sahada da çoğalabilen bir varlıktır. Ve hiçbir şey yapmadan da çevresini terbiye edebilendir.
İnsanın temel varoluş koşulunun diğeriyle beraber olmak olduğu düşünüldüğünde, hem ontolojik hem de etik anlamda öteki ile beraber var olabilme kabiliyetinin ve kapasitesinin, insan varlığının kadın yüzünde daha belirgin olduğu açıktır.
Kadın bir anne olarak, bir başka insan bireyini, bir başka insan tekini, kendinde taşır, kendi bedeninde, bir başka bedeni taşır. O taşıdığı kendisi değildir, kendisine ait olan herhangi bir uzvu da değildir ama kendisiyle beraber vardır.
Daha henüz değere ilişkin hiçbir anlam yüklemesi yapmadan, varoluş koşulu bakımından, bir annenin evlâdıyla birlikte varoluşunda birlikte-varoluşun en somut örneği görülür. Dolayısıyla kadın, tabiatı gereği birlikte varoluşa her daim hazırdır.
Kendisi ile eğitildiğimiz ilk mürebbîler kadınlardır. Ayrıca, kadının terbiye edici olmasının yanında, medeniyetin koruyucu, taşıyıcı ve yaratıcı unsuru olan yine kadınlardır. Onlar kâinatı nasıl anlamlandırıyorsa, nasıl seslendiriyorsa, o anlamlar ve sesler kuşaktan kuşağa nesilden nesile aktarılır.
Musa Peygamber’in annesine vahy ediliyor;
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّ مُوسٰٓى اَنْ اَرْضِع۪يهِۚ فَاِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَاَلْق۪يهِ فِي الْيَمِّ وَلَا تَخَاف۪ي وَلَا تَحْزَن۪يۚ اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ
“Musa’nın annesine: ‘Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız diye vahyettik”[9]
Görülüyor ki annesi, Hz. Musa’nın yalnızca bir Peygamber oluşuna değil, varoluşuna da hazır olan bir kadındır, çünkü o kadın, vahyi dinlemiş, o bebeği beslemiş ve nehire bırakmıştır.
Ve yine Hz İsa’nın annesine vahy ediliyor; “sana bir evlât verilecek ve o bir Peygamber olacak” ve ancak anne Meryem, babası olmayan bu çocuğu kabul ettiğinde yani bir kadın onun için hazır olduğunda Hz. İsa varlığa gelir.
Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin, ona inanması, ânı itibariyle Peygamberdir. Bir kadının îmânı, onun Peygamber oluşunun tasdikidir.
Herkesin her anlamda var oluşunu destekleyen ve onaylayan ötekisi bir kadındır; ve o elbette annesi veya eşidir.[10]
3- Aile için çağa uygun yeni bir söylem mümkün mü?
Bizler aile ve kadın konusunda, kendimizi, ne farklı kültürlerden etkilenmiş geleneğe mahkum kılmalıyız, ne de insanı ruhundan, aşkınlıktan ve yaratıcısından uzaklaştırmış modern seküler batıya mahküm etmeliyiz.
Kadın ve erkek insan varlığının iki yüzüdürler. Ontolojik olarak birbirlerinden üstün olmadıkları gibi birbirlerinin ayni de değillerdir. Dolayısıyla cinsiyet farklılığı bir üstünlük vesilesi olmadığı gibi eşitliği de mümkün değildir.
Aile bizim için asıldır, esastır, ailesizlik ise arizi ve şaz bir durumdur.
Aile sorunlarımızı konuşmak, tartışmak ve çözüme kavuşturmak; cesaretimiz olduğu sürece, kendi kaynaklarımız ve medeniyet tasavvurumuz ile mümkündür. Başka medeniyetlerin reçetelerine ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum.
Buradan hareketle
Allah’ın lütfettiği ve insanın tercihine bırakılmayan unsurlar için kişinin övülmesi ve yerilmesi anlamsızdır. Cinsiyet, renk, coğrafya ve anne- baba gibi konular, kişinin tercihine bırakılmamış ve insanın kaderi olarak görülmüştür.
Kadın ve erkeğin yaratılıştaki ontolojik farklılıkları dikey değil yatay olduğu bilinmelidir ve bu yatay ontolojik farklılığın sebebi aile için kendilerine farklı roller verilmesinden dolayıdır. Herhangi bir üstünlük vesilesi değildir.
Bir nefs’ten yaratılan insanın kadın ve erkek yüzü, ilahi nefes ile nefeslenen, birbirlerini anlamlı kılan, biri olmadığı zaman diğerinde bir eksiklik ve boşluk oluşan iki kıymetli, şerefli, onurlu, hür iradeli ve akıllı insan varlığıdırlar.
Bu iki şerefli insan varlığı; sükûn, rahmet ve meveddet eseri olan aileyi var kılarak; ilahi muradı gerçekleştirmiş olurlar.
Aileyi konumlandırırken hukuktan ziyade, fıtrat ve ahlak üzerinden konumlandırmamız gerekir.
Düne göre bugün gerek kavramlarımıza hâkimiyet konusunda gerek kaynaklarımızdan faydalanma ve anlama konusunda daha iyi olduğumuzu söyleyebiliriz.
Bugün düne göre daha birikimli ve daha tecrübeliyiz. Ancak gelenekçi ve modernist yaşam biçimleri karşısında hala çok kayıp vermekteyiz.
Fikir ve düşünce konusunda kazanımlarımız daha fazla ancak yeteri kadar ete kemiğe bürünebilmiş değildir.
Burada önemli olan elde ettiğimiz güzel örneklikleri birbiriyle irtibatlandırabilmemiz ve rol model aile örnekliklere dönüştüre bilmemizdir.
Ekonomik, eğitimsel veya psikolojik sıkıntılarla karşılaşmak Müslüman ailelerin de kaçınılmaz imtihanlarıdır. Bu imtihanlara karşı aile fertleri adil, soğukkanlı ve istişare ile bu imtihanları karşılamaları gerekmektedir.
Aile fertlerinin buluşma yeri evidir. Ev, Müslümanlar için bir otel veya pansiyonu değil, hem maddi hem manevi temizlenme yeri, tertip ve moral olarak hazırlanma mekânıdır.
Ev, ailenin kendini yenileyeceği, aile içi kararlarını istişare edildiği yerdir.[11]
İdeal bir toplum inşa etmenin yolu, ideal bir aileden geçtiğinin bilincinde olarak mücadelemizi aile merkezli bir mücadele olarak konumlandırdık.
Sağlıklı bir aile için dikkat edilmesi gereken bir takım sorumlulukları var olduğunun bilinmesi gerekir.
Çocuklarımızı zamanın ruhuna uygun yetiştirmeliyiz. Gençlerin duygularını ve zevklerini meşru zeminde değerlendirebilecekleri imkânlar ve şartlar oluşturmalıyız. Hz. Ali: “çocuklarınızı bulunduğunuz zamana göre değil onların bulunduğu çağa uygun terbiye ediniz.” Bugünkü gençlerimiz artık çok farklı. Yirmi yıl önceki tebliğ metotlarıyla eğitilemezler.
“Değer ve kimlik” merkezli aile yapısı inşa etmemiz gerekiyor.
Çocuklarımız için sosyal çevre, Alexis Carrel’in ifadesi ile ”sosyal çevre, hücre ile doku gibi dir.
”Gazali: “Bolluğun sorumsuzlaştırdığı kimselerden çocuklarınızı koruyunuz”
Peygamberimiz “Kişi arkadaşının dini üzerinedir”, “arkadaş kişinin kimliğidir.” Çocuklarımızın arkadaşlarını mutlaka tanımalıyız.
İdeal bir ailenin inşası için, Anne–Baba ve çocukların iletişimi çok önemlidir. Ebeyenlerin aile içi istişare etmeleri hata yaptıklarında özür dilemeleri sağlıklı bir aile için hayati önem taşımaktadır. Peygamberimiz Hudeybiye Antlaşmasını Ümmü Seleme annemizle istişare etmesi bizim için önemli bir örnektir.
Ailemizle birlikte etkinliklere katılmak, Ortak etkinlikler yapmamız gerekir.
Çocuğu veya genci eleştirmek yerine onları anlamaya gayret göstermek önemlidir.
Aile içi ilişkilerde adil olmak adaletli davranmak imanımızın gereği olduğunu unutmamak gerekir.[12]
Netice olarak, Öncellikle ailenin temel taşı olan kadının, tasavvurumuzdaki yerini gözden geçirerek, müktesebatımızdaki diğer kültür ve medeniyetlerin olumsuz öğretilerini temizleyerek, Kuran’daki yaratılış gerçeğini merkeze alarak işe başlamamız gerekecektir.
Şu gerçeği göz ardı etmeden; aileyi kıymetli kılan insandır.. insana rağmen aile olmadığı gibi kıymeti de yoktur. Kadın ve erkek insan varlığının iki eşit parçalarıdır.
Cesaret gösterip sorunlarımızın evvela tesbiti yapılmalıdır. Sonra bu sorunlarımızın çözümü için kendi usul ve metodolojilerimiz çerçevesinde çözümler üretmeliyiz.
Sorunlarımızdan ürkmeden, altında ezilmeden, sağduyulu, bilgeli ve hikmetli bir anlayış ve bir mümin cesareti ve ferasetiyle çözüm odaklı bir yaklaşım ortaya koyulmalıdır.
[1] Ümit Aktaş, İslam ve Siyaset, Mana Yay. İstanbul 2019, 140-147.
[2] Necati Demir; Yetkin Ya da Model İnsan Kavramına Bir Düşünsel Yaklaşım, Uluslar Arası İslam Ve Model İnsan Sempozyumu 26-27 Nisan 2018 Kahramanmaraş, s. 166.
[3]Rağıp el İsfehani, Müfredat, a.g.e, s. 150.
[4]Nisa 4:1
[5]Muhammed Esed, Kuran Meali Nisa Suresi 1. Ayet Dipnotu.
[6]Fulya Bayraktar; Kültürle İlişkisi Bağlamında Kadının Ontolojik Ve Metafizik Statüsü Üzerine, https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1427
[7] Fulya Bayraktar; Kültürle İlişkisi Bağlamında Kadının Ontolojik Ve Metafizik Statüsü Üzerine, https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1427
[8]Bakara 2:187.
[9]Kassas28:7
[10]Fulya Bayraktar; Kültürle İlişkisi Bağlamında Kadının Ontolojik Ve Metafizik Statüsü Üzerine, https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1427
[11] Zehra Çomaklı Türkmen; Kuran’i Hayat Dergisi Mayıs 2009.
[12] Şefik Sevim; 13 Maddede İdeal Aile Haksöz Dergisi



