SURİYE DEVRİMİNE BAKIŞ

Hiç bir toplumsal olay kendiliğinden, birdenbire ansızın gerçekleşmez; mutlaka bunun bir tarihi arka planı vardır. Suriye Devriminin arka planında devrimin başlamasına neden olan Arap Baharı kalkışması vardır. Suriye Devrimini anlamak için, öncelikli olarak devrim sürecine giden Arap Baharı’na kısaca bakmak, ikinci olarak da Suriye halkını devrimci sürece iten nedenleri hatırlamak gerekmektedir.

Arap Baharı, 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve kısa süre içinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki birçok ülkeye yayılan toplumsal bir dalgadır. Özgürlük, insan hakları ve siyasi reform talepleriyle şekillenen bu süreç, bazı ülkelerde rejim değişiklikleriyle sonuçlanırken, bazılarında ise uzun süreli iç savaşlara yol açmıştır. Suriye, bu sürecin en çetin ve yıkıcı sonuçlarının yaşandığı ülkelerden biri olmuştur. Suriye krizi, sadece iç dinamiklerle sınırlı kalmamış, küresel ve bölgesel güçlerin müdahil olduğu çok boyutlu bir çatışmaya evrilmiştir.

Arap Baharı’nın temel nedenlerini siyasal otoriter düzen, kronikleşen ekonomik sorunlar ve sosyal kırılmalar başlıkları altında toplayabiliriz.

İlk olarak, Arap Baharı kalkışmasının cereyan ettiği ülkelerinin tamamında uzun süreli otoriter rejimler toplumun büyük çoğunluğunu baskılayarak varlığını sürdürmüştür.

İkinci olarak, Arap Ayaklanmalarının en önemli sebeplerinden birisi hiç şüphesiz yapısal ekonomik koşullardır. Tunus’ta başlayan bu eylemlerin hızla yayıldığı ülkeler uzun yıllardır zorlayıcı ekonomik koşullar altında yaşamak zorunda kalmıştır.

Ayaklanmaların sebepleri içerisinde yukarıda ifade edilen iki önemli sebebin sonucu olarak da sosyal kırılmalar yaşanmıştır. Bu sosyal olguların en önemlisi, genç nüfusun hayal kırıklığıdır. Arap dünyasındaki birçok ülkede, özellikle de gençler arasında en temel ihtiyaçları karşılanmayan ekonomik istikrarsızlık hali yozlaşmış hükümetlere karşı artan hayal kırıklığı duygusunu oluşturmuştur. Bunlara ek olarak, artan hayat pahalılığı, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlere erişim eksikliği ile birleşince toplumsal hoşnutsuzluk daha da artmıştır.

Neticede aşırı baskıcı rejimler ve yolsuzlukları, halkın fakirliğe mahkûm edilmesi ve en önemlisi de halkın onurunun ayaklar altına alınmış olmasının oluşturduğu bir kıvılcım Arap Baharını başlatmıştır.

 

SURİYE DİRENİŞİ

Suriye Direnişini anlamak için Suriye tarihine kısaca bir göz atmak gerekmektedir.

Suriye toprakları, farklı etnik ve dinî grupların bir arada yaşadığı çok kültürlü toplumsal dokuya sahip bir ülkedir. Sünni Araplar, Şiiler, Hıristiyanlar, Dürziler ve Kürtler gibi farklı gruplar uzun süre bu topraklarda bir arada yaşamışlardır.

Ekonomik olarak Osmanlı döneminde Suriye, Akdeniz limanları üzerinden uluslararası ticarette önemli bir yere sahip olmuş, Şam ve Halep gibi kentler, ticaret yollarının kavşak noktası olarak kültürel ve ekonomik canlılığını sürdürmüştür.

  1. yüzyıl sonlarına gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezileşme politikaları ile Suriye’de de toplumsal yapıda modernleşme ve merkeziyetçilik eğilimleri belirginleşmiştir. Bu akımlar ve özgürlükçü fikirlerin gelişmesiyle Suriye’de Arap milliyetçiliği güçlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda imparatorlukların çöküşüyle birlikte, 1918’de Osmanlı ordusunun bölgeden çekilmesinden sonra, Milletler Cemiyeti tarafından Suriye’de Fransa’nın mandater yani “mandacı” yönetimi onaylanmıştır. Fransızlar, idari yapıyı dinî ve etnik temeller üzerinden bölerek, Suriye’yi altı bağımsız birime ayırmıştır. Bu yapay bölünme, Suriye’nin ulusal bir kimlik geliştirme sürecini geciktirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Fransa’nın bölgeden çekilmek zorunda kalmasıyla 17 Nisan 1946’da Suriye bağımsız bir devlet hâline gelmiştir. Ancak bağımsızlık sonrası dönemde siyasal istikrar sağlanamamış, ordu sürekli olarak siyasete müdahale etmiş ve Suriye 1949’dan itibaren bir darbe geleneğine mahkûm olmuştur. Suriyeli üst kimliği geri plana itilirken mezhebî ve etnik alt kimlikler başat hale gelmiş ve orduya hâkim olan kimlik darbeler yoluyla devleti kontrol altına almaya çalışmıştır.

1963’te gerçekleşen darbe ile Baas Partisi iktidarı ele geçirmiş, sosyalist ekonomi politikaları, merkeziyetçi bir devlet yapısı ve güçlü bir güvenlik aygıtı oluşturulmuştur. Bu dönemde siyasal muhalefet bastırılmış, olağanüstü hâl uygulamaları sürekli hale gelmiş ve ifade özgürlüğü gibi temel haklar ciddi biçimde sınırlandırılmıştır. Baas rejimi, devlet toplum ilişkisini tamamen hiyerarşik ve baskıcı bir çerçevede yeniden inşa etmiştir.

Hafız Esed’in tüm rakiplerini tasfiye ederek iktidarı ele geçirmesi Suriye tarihinde oldukça önemli bir kırılmaydı. 1950’lerin kaotik ortamının ardından 1960’lardaki Baas içi iktidar mücadeleleriyle sarsılan Suriye’de Hafız Esed, iktidarı ele geçirdiği andan itibaren güçlü ve uzun soluklu bir sistem kurmaya yönelik radikal hamleler gerçekleştirdi. Esed, parti içindeki muhalefeti baskılayarak ve potansiyel risk unsurlarını minimize ederek, tek adam rejiminin temellerini atmaya başladı. Güvenlik bürokrasisindeki hassas pozisyonlara özellikle Nusayrilerden görevliler atayarak rejimin herhangi bir varoluşsal sorunla karşılaşmasını engellemeye çalıştı. Hafız Esed, uzun zamandır tanıdığı isimler, yakın arkadaşları ve akrabalarından oluşan çekirdek bir ekiple güçlü ve merkeziyetçi bir yönetim modelini iktidarının ilk yıllarında tedrici bir şekilde uygulamaya koydu.

Baas rejimi, siyasi katılımı ve sivil toplumu sıkı bir şekilde kontrol altına almış, hatta sivil toplumu adeta yok etmiştir. Rejim, toplumsal meşruiyet sağlamak yerine, korkuya dayalı totaliter bir istihbarat ve polis devleti sistemi inşa etmiştir. Muhbirlerin yaygınlığı ve gizli servis faaliyetleri, toplumsal ilişkilerde karşılıklı güvensizliği yaygınlaştırmış ve siyasi içerikli konuşmalardan kaçınılmasına yol açarak, sivil toplumsal yapıların yeniden oluşmasının önünde temel bir engel teşkil etmiştir.

Esed’in tek adam rejimine karşı en örgütlü muhalefet konumundaki Müslüman Kardeşler’in yok edilmesi için sistematik bir strateji izlendi. Hukuk ve insanlık dışı muamelelerin ortaya konduğu bu süreçte, rejim tarafından her türlü şiddete başvuruldu. Esed’in tek adam rejimini ayakta tutmak için, tehdit olarak algıladığı Müslüman Kardeşler yapılanmasına dair yürürlüğe konulan yasa maddesi şu şekildeydi: “Müslüman Kardeşler Teşkilatına mensup her kimse suçludur ve idam ile cezalandırılır.” Bu yolla Esed, Müslüman Kardeşler mensuplarına Suriye’de yaşam hakkı tanımayacak bir sürecin de kapısını aralamış oluyordu.

Rejimi ayakta tutmak için hukuka ve insan haklarına aykırı eylemleri gerçekleştirmekten imtina etmeyen Esed, 1982’de Hama’da siyasi hırsları ve iktidarını koruma saplantısıyla on binlerce masum vatandaşını katletmekten çekinmedi. Suriye’de örgütlü bir muhalefet oluşmasına yönelik imkân bırakmayan Hafız Esed, ürettiği korku siyaseti aracılığıyla toplum üzerinde mutlak hâkim figür hâline geldi. Esed, ülkede ordu ve Muhaberat (Suriye İstihbarat Servisi) eliyle tüm Suriyeliler üzerinde bir denetim mekanizması tesis etti. Baas ideolojisi üzerinden meşrulaştırdığı sistemini Nusayri güvenlik bürokrasisiyle pekiştiren Esed, 2000 Haziran’ındaki ölümüne kadar tesis ettiği yapıyı kati surette muhafaza etti.

Hafız Esed’in ardından yerine geçen oğul Beşşar Esed, 2000’lerin başında dünya siyasetinde değişen köklü dinamikler nedeniyle iktidarının ilk dönemlerinde verdiği açılım merkezli mesajlarla özellikle siyasi ve iktisadi alanlarda rahatlamanın olacağı yönünde bir algıyı meydana getirdi. Beşşar Esed, kendisi gibi yurt dışında eğitim almış genç Baaslı bir kitle ile bazı reformları hayata geçirme niyetini ortaya koysa da babasının ana kadrosunun hâlâ görev ve konumlarını koruyor oluşu ve rejimin yaşlı generallerinin değişime sıcak bakmaması, Beşşar Esed’in reform konusunda bir eylem stratejisi ortaya koymasına imkân vermedi. Babası döneminde kurulan sistemi Baas’ın şahin kanadının da baskısıyla aynı şekilde devam ettiren Beşşar Esed, dış politikada babasına nazaran daha serbest adımlar atsa da Suriye içinde muhalefete yaşam hakkı tanımayan rejim geleneğini devam ettirdi. İstihbarat eliyle rejimin varlığının sürekli hissettirildiği ülkede, hukuk dışı uygulamalar yine baba Esed dönemindeki gibi sürdürüldü.

Muhaberat mensuplarının raporlarının kesin ve doğru kabul edildiği bu sistemde, rejimin güvenliği ve çıkarlarının Suriye halkının güvenliği ve çıkarlarının önüne konduğu anlayış daha da pekiştirilerek devam ettirildi. Nitekim 2011 yılının ilk günlerinde Tunus’ta başlayan ve bölgeye yayılan halk ayaklanmalarının Suriye’de görülmesinin ardından Esed yönetiminin barışçıl gösterilere karşı uyguladığı asimetrik müdahale, tam da rejimin hayatta kalmasının tek öncelik kabul edildiğinin delili mahiyetindedir.

 

Suriye’de Ayaklanmalar, Rejimin Katliamları, İç Savaş ve Göç

Mart 2011’de Arap ülkelerindeki hareketlilikten etkilenen lise öğrencileri Dera’da bir duvara yazdıkları “Ey Doktor, senin de sıran geldi” yazısı 13 yıl sürecek olayları başlatan bir kıvılcım oldu.

Hafız Esed’den bu yana baskıcı Baas rejimi altında yaşayan Suriye halkı ile diğer Arap Baharı ülkeleri arasında birçok benzerlik olmasına rağmen, 1982 Hama ayaklanmaları kanlı şekilde bastırıldığı için Suriye’deki ayaklanmalar ilk başta beklenmedik olaylar olarak tanımlanmıştır.

2011 yılında Dera’da başlayan barışçıl protestolar, Beşşar Esed yönetiminin sert müdahaleleriyle hızla silahlı çatışmalara dönüşmüştür. Rejimin baskıcı politikaları, güvenlik güçlerinin göstericilere uyguladığı şiddet ve siyasi reform taleplerine kulak asmaması, ülkeyi iç savaşa sürükleyen temel etkenler hâline dönüşmüştür. Suriye ordusu bünyesinde Beşşar Esed’in kontrolündeki bazı tugaylar, Şebbiha milisleri ve istihbarat birimleri tarafından Suriye’deki hükûmet karşıtı protestolara yönelik ciddi insan hakları ihlalleri gerçekleştirilmiştir. Hükûmet güçleri yargısız infazlar gerçekleştirmiş, sistematik ve giderek artan düzeyde şiddet uygulamış, geniş çaplı tutuklamalar yapmıştır.

Suriye’de iç savaşın uzamasının nedeni Beşşar Esed’in güçlü bir lider ya da Suriye’nin güçlü bir devlet yapısına sahip olması değil, dünya emperyalist güçlerinin Suriye topraklarındaki hesaplaşmalarıydı. Kimsenin derdi Esed’in gidip kalması değil, ülkeye prestij kaybettirmesiydi. Ölen insanlar, kıyıya vuran bebek cesetleri, yerinden yurdundan edilen insanlar aslında kimsenin umurunda olmuyordu. Tek amaç ülkelerin siyasi çıkarlarıydı.

Temmuz 2011’de Suriye ordusundan ayrılan askerlerin oluşturduğu isyancı bir şemsiye grup olan Özgür Suriye Ordusu, Suriye’de savaşan silahlı muhalefetin liderliğini üstlenmiştir.

2013’ün Nisan ayında Ebubekir el-Bağdadi, Irak’taki güçlerini Irak Şam İslam Devleti (DEAŞ) adı altında Fırat vadisinde Rakka kent merkezli bir bölgeden başlayarak Irak-Suriye sınırı boyunca genişleyen Doğu Suriye’de hâkimiyet için rekabet etmeye başlaması, iç savaşın şiddetinin artmasıyla ve seyrinin değişmesiyle sonuçlanmıştır.

DAEŞ’in ortaya çıkması Amerika için bir kapı açılmış oldu ve bu örgütün varlığını gerekçe göstererek terörle mücadele ediyoruz bahanesiyle Suriye’ye asker gönderdi. Öte yandan, ABD ve Batı ittifakı birlikte, DAEŞ ile mücadele bahanesiyle Suriye’nin doğusundaki PYD (Demokratik Birlik Partisi), YPG, SDG (Suriye Demokratik Güçleri) gibi terör gruplarını destekleyerek ülkenin fiili olarak bölünmesine neden olmuştur.

Rusya da var olan üsleri sayesinde sıcak denizlerle temasını Suriye üzerinden sağlıyordu. Bu nedenle Esed’e sınırsız destek vermekten kaçınmıyordu.

İran, özellikle mezhebi refleksler ve Hizbullah’a destek için kullanılan güzergâh uygun bir zemin olduğundan o da Beşşar Esed’i destekliyordu. Bu destek için kurdukları Haşdi Şabi birlikleri de muhaliflere karşı mücadele ediyordu.

 

Meşru ve Fıtrî Bir Direniş

Suriye’de 2011 yılında başlayan direniş meşru ve fıtri bir direniştir. Daha özgür ortamda ve insani şartlarda yaşamak isteyen Suriye halkının meşru hak talebi, uluslararası güçlerin müdahalesi, mezhepçi hesaplar ve emperyalist çıkar savaşlarıyla kanlı bir vekâlet savaşına dönüştürüldü. Zulme karşı kıyam eden mazlum bir halkın, küresel güçler tarafından parçalanması hedeflenmişti Suriye’de.

 

Yaklaşık bir milyon insan doğrudan veya dolaylı şekilde hayatını kaybetti. 10 milyondan fazla insan yurdundan edildi. Ülkenin altyapısı, eğitimi, sağlık ve toplumsal hafızası bilinçli olarak çökertildi. Bu durum sadece bir iç savaş değil, bir halkın sistematik olarak yok edilme girişimiydi.

Aralık 2024, Suriye tarihinin en kritik dönüm noktası oldu. Yıllar süren direniş, uluslararası baskı ve rejim içindeki çözülmeler, nihayet meyvesini verdi. Baas Partisi’nin ve Esed ailesinin 61 yıllık demir yumruk yönetimi çöktü. Suriye Ulusal Ordusu ve muhalif grupların koordineli operasyonları, başkent Şam dâhil kritik noktaların kontrolünü ele geçirmeleriyle zulüm rejimi son buldu.

Üç yıldızlı özgürlük bayrağı, Baas’ın tek yıldızlı kırmızı bayrağının yerini alarak sembolik bir kopuşu ilan etti.

 

İnsan ve Değer Hareketi’nin Suriye Devrimine Bakışı Nasıl Olmalı?

Bazen hava öyle puslu olur ki, gündüz olmasına rağmen ortamı net olarak göremeyiz. İşte Suriye Direnişi de aslında biraz böyle bir ortamda mücadelesini devam ettirdi. Hiç kimse olayları net bir şekilde göremiyordu. Çünkü ortamda öyle bilgi kirlilikleri ve algı operasyonları vardı ki doğru ile yanlış birbirlerine karıştırılıyordu. Yorum yapanlar hangi kaynaktan bilgi almışsa ya da hangi tarafı destekliyorsa ona göre bir yorum yapmaktaydı. Gerçekleşen devrim ile ilgili olarak çok farklı yorum ve bakış açısı ileri sürülebiliyor ve farklı değerlendirmeler yapılıyordu.

“Suriye devrimine nasıl bakıyoruz?” sorusuna cevap vermeden önce, olaylara nasıl baktığımıza dair ilkelerimizi ortaya koymamız gerekmektedir. Bu nedenle Suriye Devrimini değerlendirirken şu ilkeleri öncelemeliyiz:

-Suriye’de gerçekleşen olaylara İslam kardeşliği ve ümmet bilinci çerçevesinde bakmalıyız,

-Suriye’de veya başka bir zamanda farklı bir ülkede halkın mücadelesini “Her halkın kendi kaderini tayin etme hakkı vardır,” ilkesini dikkate alarak değerlendiririz,

-Herhangi bir ülkede gerçekleşen olaylara kendi siyasi duruşumuza, menfaat ve çıkarımıza göre bakmamalıyız,

-Mezhebi taassuplarımızı ön planda tutmadan olaylara yaklaşmalıyız,

-Gelişen sürece, yaşanan olaylara “adalet” çerçevesinde bakabilmeli ve ülkede yaşayan bütün insanların söz sahibi olduklarını dikkate almalıyız.

Bize göre direnişin özü onur, özgürlük, adalet ve izzet mücadelesidir. Mücadele sürecinde yanlış yapan gruplar olabilir; fakat bu, halkın haklı mücadelesini gayrimeşru kılmaz. Yanlışı eleştireceğiz ama mazlumu yalnız bırakmayacağız. Bu dönem, zafer değil, ağır bir imtihan dönemidir. Arzumuz ve temennimiz, bu devrimin küllerinden doğan bir ülkenin umudu olmasıdır.

61 yıllık Baas zulmü, Suriye’yi fiziksel ve psikolojik olarak harap etti. Suriye halkı, sadece bir diktatörü devirmekle kalmadı; korku kültürünü, sessizliği ve çaresizliği de yenmeyi başardı.

Esad’ın ülkeden ayrılması; siyasi olarak bir kırılmanın yaşanmasına ve hepimizde bir umudun yeşermesine neden oldu.

Bir yılı aşkın bir sürede gelinen noktanın, devrimin, kurtuluşa giden yolda atılan bir ilk adım olduğunu söyleyebiliriz. Bu ilk adımın doğru atılması çok önemlidir.

Suriye halkının uzun yıllar sonra baskısız bir siyasal ortama kavuşması kuşkusuz önemli bir kazanım. Bununla birlikte devrim, siyasal mekanizmanın hazırlıksızlığını da açığa çıkardı. Bugün en acil beklenti, ağır aksak ilerleyen ekonomik, sosyal ve kültürel yeniden inşa sürecinin ikame edilmesidir.  Suriye’nin çok dinli ve çok kültürlü dokusunu tehdit eden kritik meseleler çözülmedikçe, ülkenin Irak ve Lübnan benzeri kırılgan bir güvenlik iklimine sürüklenme ihtimali her zaman vardır.

Devralınan siyasal, ekonomik ve toplumsal enkaz çok ağır. El-Şara yönetimi, devrimin yarattığı fırsat penceresini kullanabilmek için hem iç politikayı konsolide etmek hem de çok aktörlü dış baskı alanlarını dengelemek zorunda. Bu noktada Kürt meselesi ve İsrail-Suriye hattındaki askerî gerilim çözülmedikçe, Körfez finansmanı ve desteği kurumsal anlamda sürdürülebilirlik kazanmadıkça Suriye’nin uzun vadeli istikrarı garanti altında değildir.

Suriye yönetiminin devraldığı en kritik iki sorun, Suriye’nin temel güvenliğini birinci dereceden doğrudan etkiliyor. İlki Golan Tepeleri ve Hermon Dağı’ndaki İsrail işgali, diğeri ise Kuzey’de SDG’nin siyasi-askeri statüsünün çözülememesi.

Suriye’nin iç istikrarı açısından en kritik toplumsal dosyalardan biri de Nusayri, Dürzi ve Kürt topluluklarının geleceğe dair belirsiz konumu. Farklı dönemlerde farklı bölgelerde ortaya çıkan Nusayri protestoları, bu toplumsal potansiyelin siyasal olarak nasıl şekilleneceğine dair soru işaretlerini artırıyor. Aynı şekilde Dürzi toplumunun İsrail istismarına açık hale gelmesi ve SDG’nin askerî-siyasi yapılanmasının geleceğinin belirsizliği ülke içindeki etnik-mezhepsel dengeleri de hassaslaştırıyor. Bu noktada El-Şara yönetiminin kapsayıcı, diyalog temelinde ilerleyen ve toplumsal çeşitliliğe duyarlı bir siyaset üretmesi zorunlu.

Suriye ekonomisinin toparlanmasının en az 10 yıl süreceği ve yeniden inşa maliyetinin 400 milyar doları aşacağı tahmin ediliyor. Ülke nüfusunun % 69’unun yoksulluk sınırının altında yaşadığı, işsizliğin ise % 50’yi geçtiği düşünüldüğünde ekonomik toparlanmanın dış finansman olmaksızın mümkün olmadığı ortaya çıkıyor.

Suudi Arabistan, Katar ve BAE’nin finansman desteği, “koşullu kalkınma modeli” olarak şekillenmiş durumda. Bu koşulluluk, Suriye’nin gelecekteki dış politik hamlelerinin Körfez’in siyasal ajandasıyla uyumlu yürütülmesi beklentisini beraberinde getiriyor. Uluslararası bankacılık sisteminin henüz çalışmaması ve bürokratik mekanizmada hâlâ eski rejimin ağırlığını taşıyor olması ekonomik dönüşümü daha da zorlaştırıyor.

El Şara’nın devraldığı enkaz ve dışa bağımlık ülkenin önündeki en ciddi handikap.

 

Atılması Beklenen Adımlar

Kimden gelirse gelsin, zulüm reddedilmelidir. Suriye halkının inancına, kültürüne, toplumsal yapısına uygun özgür ve adil bir yönetim kurma hakkı savunulmalıdır. Mezhepçilikten ve etnik bölünmeden uzak durulmalı,  Sünni-Alevi, Arap-Kürt, Müslüman-Gayrimüslim ayrışmaları üzerinden değil, insan onuru ve adalet ortak paydasında birlik oluşturulmalıdır.

Ne Doğu’nun ne Batı’nın güdümüne girmeyen, bağımsız, adil, halk merkezli bir Suriye desteklenmelidir.

Zulme karşı, adaletin yanında, halkın iradesiyle, emperyalizme karşı uyanık, kardeşliğe dayalı bir Suriye’nin inşasını desteklenmelidir.

Fiziki yıkımdan daha tehlikeli olan, toplumsal güvenin yıkılmasıdır. 13 yıl devam eden iç savaş, etnik ve mezhepsel fay hatlarını derinleştirmiştir, bu nedenle toplumsal dokunun tamiri de önemsenmelidir.

Göç etmek zorunda kalan 10 milyon insan, sadece bir mülteci sorunu değil, Suriye’nin geleceğinden koparılan bir parçadır da. Milyonların ülkelerine tekrar dönüşü Suriye’nin geleceği açısından ciddi anlamlar taşır. Suriye’nin Suriye olması belki muhacirlerin vatanlarına dönüşüyle mümkün olabilecektir.

Suriye politikasının temel sütunları oluşturulurken “çıkar” eksenli değil, “değer” eksenli oluşturulmalıdır. Bu değerler de bütün insanların kendi inanç ve kimlikleriyle kardeşçe bir arada yaşamasını teminat altına almalıdır.

Kişisel intikamların önüne geçecek şeffaf, adil mahkemeler kurulmalı. Suç işleyen bireyler yargılanmalı, ancak kolektif cezalandırmadan (bütün bir mezhebi veya grubu suçlamaktan) kesinlikle kaçınılmalıdır.

Suriye mozaik bir yapıdır. Emperyalistler bu mozaiği çatlatmak ister. Suriye halkı (Kürt, Türkmen, Arap, Sünni, Nusayri, Dürzi, Hıristiyan) bir bütündür. Diktatörlük bu ayrımları kullanarak halkı birbirine karşı kullanıp baskı uyguladı. Yeni yönetim bu mozaiği kullanarak bir bütün oluşturabilmelidir.

Yeni yönetim “azınlık-çoğunluk” tahakkümü üzerine değil, “vatandaşlık ve ehliyet” üzerine kurulmalıdır. Her kesimin kendini güvende hissedeceği, korkularının giderildiği bir anayasal güvence (Medine Vesikası benzeri bir toplumsal sözleşme) ile bütün farklı grup mensuplarının hayatlarını ikamede “adil yaşam” metodu ön plana alınmalıdır.

Batı “yeniden inşa fonları” adı altında ekonomik sömürgecilik (kapitalist boyunduruk) dayatacaktır. Suriye’nin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Suriye halkınındır. “Yardım” adı altında gelen siyasi dayatmaları reddetmeli, kendi öz kaynaklarıyla kalkınma modelini (iktisadi bağımsızlık) savunmalıdır.

Suriye’ye bakarken “kim kazandı?” diye değil de “kimler kaybedilmemeli?” diye bakmalıyız. İçerideki mücahit grupların birbirine düşmesini engellemek için “hakem” rolü üstlenilmeli. Silahlı mücadelenin, sivil inşaya evirilmesi teşvik edilmeli.

Sadece binalar inşa etmek yetmez. Mutlaka yeni bir müfredatla yeni bir nesil inşası gerekir. Bunun için İslam’ın özünü kavramış, bilimsel gelişmeleri takip eden, okuyan ve araştıran bir nesil inşası hedeflenmelidir.

Savaşın çocukları (kayıp nesil) için yoğun bir rehabilitasyon ve eğitim programı uygulanmalı.

İnsan ve Değer Hareketi, Suriye’nin geleceğinin silahla değil, kalemle ve ahlakla kurulacağına inanır.

Mültecilerin dönüşü, “istenmeyenlerin gönderilmesi” gibi değil, “asıl sahiplerin vatanına kavuşması” şeklinde olmalıdır.

Geri dönüşler için güvenli bölgeler, altyapı ve istihdam alanları oluşturulana kadar sabırlı olunmalı. Dışarıdaki Suriye diasporasının, özellikle 1982’den bu yana farklı dalgalarla ülkeyi terk eden eğitimli nüfusun (entelektüeller, doktorlar, mühendisler, vs.) Suriye’nin yeniden inşa sürecine beyin takımı olarak entegre edilmelidir.

Dünya medyası, yeni yönetimi”radikal, kaotik, yönetemeyen” bir yapı olarak gösterecektir.

İnsan ve Değer Hareketi, sahada yaşanan güzel örnekleri, adaleti ve merhameti dünyaya duyuran güçlü bir medya / iletişim ağı kurmalıdır. “Suriye’de kaos var” diyenlere inat, “Suriye’de adaletli bir düzen doğuyor” algısı hakikatle desteklenerek işlenmelidir.

Uyanık olmalıyız. Emperyalistlerin “böl, yönet, borçlandır” taktiklerine karşı Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasi bağımsızlığını kırmızıçizgi olarak görmeliyiz.

Suriye’deki yeni dönem, İslam dünyası için bir turnusol kâğıdıdır.  Eğer burada adalet, özgürlük ve refah temelinde bir model kurulabilirse, bu model tüm İslam coğrafyasındaki diktatörlüklerin sonunu getirecek bir “Asr-ı Saadet Rüzgârı” na dönüşebilir. Bizim görevimiz, bu modelin başarısı için maddi, manevi ve fikri desteği esirgememektir.

Batı ve diğer bölgesel güçler, Suriye’nin “parçalanarak yönetilmesini “veya” zayıf bir merkezi hükümetle kendilerine bağımlı kalmasını” isterler.

En büyük tehlike, devrimin çalınması veya iç çatışmalarla (fitne) enerjinin tüketilmesidir. Bu konuda yaşananlardan ders alınmalıdır.

Diktatörlerin devrilmelerinden sonraki en büyük risk, “mağdurların” yeni zalimlere dönüşmesidir.

Öfke çok tazedir. Ancak bizler, “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” ilkesiyle hareket etmeliyiz.

Bu devrim sadece Suriye için değil, tüm İslam dünyası için büyük bir kazanımdır.

Bu uzun mücadele sonunda sabır ve sebatla ulaşılan zaferin korunması, bütün kardeşlerimizin duası ve desteğiyle olacaktır. Suriye’nin dünya İslami hareketlerinin desteğine ihtiyaçları var. Onları yalnız bırakmayalım. Suriye’den çıkacak “model”, yalnızca Şam’ın değil, bütün bölgenin geleceğini etkileyecek niteliktedir.

 

Suriye Direnişinden Dersler

-Müslümanların kendi aralarındaki sorunlarını kendilerinin çözebilmelerinin sistemi kurulmalıdır. “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurat, 10) ayetinin gereği olarak yaşanan sıkıntıların kan dökülmeden çözülebilmesi için gerekli kurumsal yapıların oluşturulması gerekmektedir.

-Hiçbir devletin siyasi çıkarı başka bir ülkede yaşayan insanların kanlarından daha değerli değildir. Bu nedenle başka ülkelerde yaşanan olayların, acıların daha uzun sürmesi için destek verilmemeli, aksine olayların yatışması için çaba gösterilmeli.

-Mezhebi taasuptan vazgeçip adalet çizgisinden hareket edilmeli. Kendi mezhebimizin mensubunu öncelemek yerine haklı olanın hakkını savunmalıyız.

-“Müslümanlar kardeştir” düsturundan uzak kalır ve birbirimizle mücadele edersek gücümüz dağılır ve kâfirler el çırparak bizi izler ve zamanı gelince de güçsüzlüğümüzden faydalanıp hepimize zarar verirler.